Kızlarıma Mektuplar – Emre Kongar

Yine o kendine özgü edasıyla C blok konferans salonuna girdi. Sınıfı selamladı.

Sahnenin ortasına geldi. Salona baktı ve başladı konuşmaya.

Her zamanki gibi gayet şık bir ceket , pantolon ve gömlek vardı üzerinde. Takım elbise yerine birbirine çok güzel uyan ceket ve pantalon giyerdi. Ama takım elbiseye göre çok daha şık olurdu. Boynunda fuları hiç eksik olmazdı zaten. Sanırım fularından kaynaklı, boynu hafif yukarı doğru dururdu.

O dönem sanırım yine kadın cinayetleri gündeme gelmişti. Zaten hangi dönem gündemden gitti ki…

Derse katılanlara sordu:

  • Kızlarıma Mektuplar adlı kitabımı okudunuz mu?

Toplamda %10-15 gibi bir oran ancak parmak kaldrıdı. Ben de vardım o parmak kaldıranlar arasında. Önce kadınlara, sonra erkeklere sormuştu. Erkeklerdeki oran çok daha düşüktü. Okuyun dedi. “Sadece kızlar değil, erkekler de okusun” dedi.

Farkındaydım neden öyle söylediğinin.

Kitabı okumamın üzerinden çok geçmemişti çünkü. Güzel kitaptı ve içinde çok fazla güzel mesaj vardı. Gerçekten de kızlarına zamanında yazdığı mektupları yine kızlarının önerisiyle kitaplaştırmaya karar vermişti. Kitabın adı Kızlarıma Mektuplar olmuştu bu nedenle.

Kitabın içeriği hakkında özellikle bir konudan bahsetmek istiyorum. Aradan çok uzun zaman geçtiği için, mesajlarını aldım ama çok fazla detay zaten aklımda yok. En önemli olduğuna inandığım detaylardan biriydi bu. Kıskançlığa diar. Kendisi de bu yazıyı okursa, izin verecektir muhtemelen bu detayı paylaşmam konusuna.

Bir yerinde kıskançlığa dair, “Eğer erkek arkadaşınız size daha ilişkiniz başlamadan ya da ilk dönemlerindeyken kıskançlık gösterirse, daha fazla ilerlemeden onu bırakın” minvalinde bir sözü vardı. Çok iyi hatırlarım. Ben kendi geçmişimi hatırladım. Nasıl kıskançlığı gerçekten hayatımdan çıkardığımı. Çok büyük ölçüde.

Emre Kongar bu sözü söylerken şöyle detaylandırıyordu. Şu anda açığa çıkardığı kıskançlık ileride çok daha farklı boyutlarda kendini gösterebilir. ‘Kısıtlamaya ve hatta şiddete kadar uzanabilir’ diyordu kıskançlığın gelişimi konusunda.

Gerçekten de öyle değil mi? Birçok erkek öldürdükleri ya da şiddet uyguladıkları eşlerine, sevgililerine, sevgilerini bahane edip “Ama çok seviyorum. Öyle görünce dayanamadım” gibi bahaneleri hem mahkemelerde hem de doğrudan söylemiyor mu? Ve hem ilginç hem de doğal (?) olarak bu bahaneleri hem eşlerinde/sevgililerinde hem de mahkemelerde karşılık buluyor. Hele de “pişmanım” ya da “beni affet” ile bitirdikleri zaman bu savunmalarını.

Kıskançlığın kökenlerini psikologlar aslında çok daha iyi anlatır. Ama özgüven eksikliğinin çok büyük payı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Yani o kişinin kendilerini bırakıp gideceğini düşündüğü, başkalarını beğenip, onları kendilerine tercih edeceklerini düşündükleri için kıskançlık hissediyor insanlar. İnsanlar diyorum çünkü sadece erkekler değil kıskananlar. Evet, kadın cinayetleri gerçeği var. Erkek cinayetleri diye sorgulanmıyor çok yaygın olmadığından. Ama kıskançlığın iki yönlü olduğunu unutmamak gerek bu durumda. Geçmişte sırf kendini “yeterince ya da hiç kıskanmıyor” diye erkek arkadaşından ayrılan kadın arakadaşlar tanıdım. İşin bir de talep boyutunu da göz önünde bulundurmak gerek yani.

İki açıdan da sıkıntılı bir konu. Mantıken bakacak olursak sevdiğiniz kişinin sizi bırakıp gidebileceğini düşünüyorsanız, varsa öyle bir ihtimal, o kişinin gerçekten sizi seviyor olabilmesi mümkün mü sizce?

Bana çok makul ve kabul edilebilir gelmiyor. Ha, ergenlik ya da 20’li yaşların başlarında insanların bu duyguları yaşaması nispeten daha ağırlıklı olabilir. Ama bu durum bahane olarak kullanmalarının makul, kabul edilebilir olduğu anlamına gelmiyor. İnsanın kendini geliştirmesi, eksik yanlarını düzeltmesi, iyi yanlarını daha da iyileştirmesi hep kendi elinde. Bilmem katılır mısınız?

Geçtiğimiz aylarda yine kadın cinayetlerinden sonra Haluk Levent’in bir twiti vardı. “Kıskançlıkları hoş görmeyin” diye bir twit atmıştı kadınlara hitaben. Çok ciddi tepki topladı bu twiti kadınlardan. Hatta Trend Topic dahi olmuştu diye hatırlıyorum. Sonradan gelen tepkilerden dolayı silmişti bu twiti. Bu yazıyı da daha o zaman yazmaya başladım ama bugüne imiş paylaşmak.

 

İnsan dediğimiz duygusal bir yaratık. Her ne kadar mantıklı olabilsek de aslen kararlarımızın ezici çoğunluğunu duygusal olarak veriyoruz. Hele de konu kalp meselerine gelince, daha da duygusal davranıyoruz. Sonuçları da müthiş yıkıcı olabiliyor tabii ki. Emre Kongar’ın kitabı bu nedenle çok önemli. Dilimizde çok sevdiğim bir söz var “bile bile lades” diye. Bu yaptığımız da aslında bile bile lades olmaktan başka birşey değil. Yaşadığımız aşkların tutkulu olmasını seviyoruz, istiyoruz. Çok haklıyız da. Peki tutku ile şiddet o kadar da kardeş olmak zorunda mı sizce?

Seviyor, ondan dövüyor” diye bir yaklaşım ne kadar doğru sizce?

Şiddetin bahanesi olabilir mi?

Şiddeti, herhangi bir şekilde makul gösterebilir miyiz?

Zaten o öldürenler “başkasına yar etmemek için” öldürmüyor mu?

Ha, birçok kadın zaten o kısıtlayıcı, kıskanç, şiddet eğilimli yaratıklardan kaçarken devlet tarafından korunmadığı için öldürülüyor. Burada asli sorumlu aslında devlet kurumu. Bunu belirtmek ve üzerinde durmak lazım. Halkı koruması gereken devlet. Vatandaşı olsun olmasın, sınırları içindeki herkesi korumakla yükümlü devlet kurumu. Ve genelde de berbat bir iş çıkarıyor. Kadınların ölmelerinin en büyük nedeni de aslında yine kendilerini korumakla yükümlü devletin kurumlarının görevlerini yerine getirmemesi. Geçenlerde İçişleri Bakanı “Ayıp değil mi?” diye çıkıştı mesela erkeklere. Devletin kadın cinayetleri konusundaki ciddiyeti bu kadar sadece.

Burada anlatımlarım biraz daha devletin yerine getirmediği görevine kalmadan neler yapabileceğimizi sorgulamak. Bu nedenle de Emre Kongar’ın kitabından bahsettim. Bence tam da zamanı. Bir kere daha okumanın. Hem erkeklerin, hem de kadınların okuması gerek. Ancak daha fazla okuyarak daha iyi öğrenebiliriz hayatı ve yanlışlarımızı.

Dipnot:

Yazının başında bahsettiğim durumu biraz açmam lazım. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde okuyanlar bilir. Üniversite Sosyal Seçimlik Dersleri vardı. Her öğrenci eğitim süresince 5 ders almak zorundaydı. Sosyalleşme için de güzel oluyordu bu dersler. Emre Kongar’ın derslerinin ise farklı bir yapısı vardı. Dersi alanların büyük bir kısmı derse gelmezdi. Dersi almayanlar ise gelirdi. Ben de o gruptaydım. Ve normalde kontenjan 100-120 kişi gibi olmasına rağmen konferans salonu (yaklaşık 150 civarında kapasiteli idi) genelde dolar, hatta kapıda giremeyenler olurdu. Arada yere oturanların da olduğu çok olmuştu. Çok şey öğrendim o derslerde Türkiye’nin toplumsal yapısı ve dinamikleri, insanları hakkında. Türkiye’nin Toplumsal Yapısı ve Sosyoloji ya da Sosyolojiye Giriş adlı iki dersi vardı Emre Kongar’ın. Bu sohbetin hangi derste geçtiğini tam hatırlamıyorum. Sanırım Türkiye’nin Toplumsal Yapısı idi. 

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: