Browse By

Mülteci Nedir? Kimdir?

1996 yazıydı. Süper lisede hazırlık sınıfını bitirmiştim. İngilizcem orta seviyeye gelmişti. Sokakta bir arkadaşımla gezerken denk gelmiştik ona. Adını hatırlamıyorum. Nasıl olduysa konuşmaya başlamıştık. Önce isimleri öğrenmek, yani tanışmak gerekti. Âzem deyince ben, gülümsedi. Ne anlama geldiğini bilip bilmediğimi sordu. Ben ‘’Farsça’da büyük ağabey anlamına geliyor’’ deyince, ‘’Hayır’’ demişti. Anlamı o değildi. Çünkü kendisi İranlı idi ve Âzem’in aslında Arapça olduğunu söyledi. ‘’Seyahat eden kişi’’ idi ismimin anlamı. Ama çölde seyahat eden kişi. Çok ilginç gelmişti adımın anlamı ve hoşuma da gitmişti. Artık adımın gerçek anlamını öğrenmiştim. Hafif bira kokusu almıştım nefesinden. Garip gelmişti, müslüman memleketten gelmesine rağmen bira içmişti.

Konuşurken bir çay bahçesine oturduk. Çay istedik. Bizimle tanışmasının başından itibaren bir tedirginlik vardı üstünde. Birkaç dakika sonra da kalkmak zorunda olduğunu söyledi. Bir polis başıyla onu uyarıyordu. O da itiraz etmedi. Çayını dahi içemedi. O günlerde onun gibi yabancılar vardı etrafımızda. Memleket ufak olunca, yabancı olanlar hemen göze çarpıyordu. Zaten bizi onunla sohbet etmeye iten de yabancı, farklı olması idi. Bir daha göremedim onu.

Hikayeyi sonraki günlerde öğrenmiştim biraz daha. Şah dönemi İran’da insanlar istedikleri gruba üye olup propagandasını yapabiliyordu. Yani kimin komünist, kimin hangi sol gruba üye olduğu, kimin molla olduğu herkes tarafından biliniyordu. Zaten devrim de Şah karşıtı olan sol gruplar, komünistler ile mollaların ittifakı ile gerçekleşmişti.

Devrim sonunda Humeyni devrimi sahiplenmiş, sürgünden İran’a geri dönmüş, dini lider olarak başa geçmişti. Sonrası mı? Sonrasında devrim sırasındaki ortaklara, başta devrimi asıl gerçekleştiren solcu, komünist, demokrat başta olmak üzere tüm muhaliflere karşı bir kıyım başlatıldı. Kıyım derken kelimenin tam anlamıyla bir kıyım. Yakalananlar kurulan mahkemelerde savunma haklarından dahi yoksun çoğunlukla idam cezasına çarptırılıp, idam edildiler. Devamındaki süreçte, özellikle de 1990’ların başlarından itibaren, İslam devriminin muhalifleri başta Türkiye olmak üzere civardaki ülkelere kaçmaya devam ediyordu. Bizimki de onlardan biriydi ve mülteci statüsü kazanmak için bekliyordu. Ardından Avrupa’ya gitme hayalleri kuruyordu.

O dönemlerde öğrenmiştim mültecileri ve sıkıntılarını. Neler yaşadıklarını merak ediyordum.

Günümüz dünyasında özellikle yüksek eğitimli kesimdeki farklı ülkelere gidip oralarda yaşama eğilimi var. Ülkemizde hele, özellikle de son dönemde, bu çaba oldukça artmış durumda. Nitelikli göçmenlik olarak geçiyor bu ve birçok gelişmiş ülkenin bu tip nitelikli insanlar için özel göçmen alım programları dahi mevcut. Nitelikli göçmenlik ile gitmek isteyenlerin ana amacı daha iyi hayat, daha iyi iş, daha iyi yaşam koşulları.

Ancak benim bahsettiklerim hayatta kalmak için gidiyor. En temel gereksinimi olan yaşamını sürdürmesi tehlike altında. Memleketinde kalma umudu artık kalmamış olanlar, yaşamları tehlikede olanlar. Memleketleri savaş altında, işgal edilmiş olanlar. Silahlı gruplar tarafından hayatları sürekli tehdit altındakiler. Hayatın normal aktığı yerlerden gelenler değil.

Biraz resmi tanımları ortaya koyacak olursam: Mülteci kelimesinin TDK sözlüğündeki kelime anlamı ‘’Sığınmacı’’ olarak geçiyor. Sığınmacının kelime anlamı ise ‘’Bir ülkeye ya da yere sığınmış olan kişi, mülteci’’, İkinci anlamı ise ‘’Yabancı bir ülkede iltica etmeden önce belirli bir süre kalan kimse’’.

Birleşmiş Milletler’e göre ise sığınmacı ile mülteci farklı iki terim. Mültecilerin Statüsüne İlişkin 1951 Sözlesmesi’ ne göre mülteci “ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen veya dönmek istemeyen kişi” dir.

Sığınmacı ise; aynı nedenlerden dolayı ülkesini terkeden ve henüz sığınma talebi, kaçtığı ülkenin yetkilileri tarafından ‘soruşturma’ safhasında olan kişidir. İskan Kanunu Madde3/3’e göre “Türkiye’de yerleşmek maksadıyla olmayıp bir zaruret ilcasıyla muvakkat oturmak üzere sığınanlara sığınmacı denir”. Yani zorunluktan dolayı geçici oturmak asıl amaç. İngilizcesi asylumseeker olan sığınmacının anlamına baktığımızda ‘’iltica etmek isteyen’’ olarak anlarız. Yani sığınmacılar da mülteci statüsü arayanlardır.

Bir de iltica var. Mülteci olan kişinin göçmen kabul eden bir ülkeye orada yaşama amaçlı başvurmasına iltica başvurusu denir. Yani iltica yapılan iş, mülteci de yapan kişidir.

Mülteci statüsü kazanmak ise hiç de kolay olmayan bir süreçtir. Öncelikle sığınılan ülkeye başvuruda bulunulur. Sonrasında yerel idareye gidilerek durum belgeleriyle açıklanır ve sığınma talebi yapılır. Belgeler tamam ise ve sığınma talebi yerel mahkemede kabul edilirse Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (BMMYK ya da İngilizcesi UNHCR) mülteci başvurusu işlemleri başlatılır. Sonrasındaki süreç 2 yıla kadar uzayabilen bir süreçtir. Bu arada sığınmacı belirlenen bir kente gönderilir (Türkiye’de genelde Orta Anadolu şehirlerinden birine) ve orada hayatını elinde avucunda ne varsa onlarla idame ettirmeye çalışır. Süreç oldukça yorucu ve yıpratıcı olabilmektedir. Bekleyenlerde depresyon en sık görülen rahatsızlıklardan biridir.

Mülteci statüsünü kazandıktan sonra hayat nispeten daha kolay olur. Çünkü mülteci statüsüne girdikten itibaren artık BMMYK’nin bilgisi ve onayını alındığından kişi bir nevi koruma altında olur. Birleşmiş Milletler’in koruması hem de. Mülteci statüsü verilen kişilerin süreçlerindeki sonuncu aşama gönderilecek ülkenin belirlenmesidir. ABD, Kanada, İsveç, Norveç ve Avustralya bu konumdaki kişileri kabul eden ülkelerdir. Kişinin ülke belirleme hakkı yoktur. Her ülkenin de farklı yetenekte insan talebi olduğundan mülteci bu ülkelerden en uygun olana gönderilir. Yalnız bu süreç de 1-1,5 yıl kadar sürebildiği için toplamda 3 yılı aşabilen bir süreden söz ediyoruz. Nispeten belirsiz olan bu süreci yaşayanların durumlarını düşünmeyi sizlere bırakıyorum.

Ancak sığınmacı olunca durum öyle değildir. Sığınmacı iken aidiyetiniz yoktur bir ülkeye. Ülkenizin vatandaşı olmaya devam etseniz dahi geri dönmezsiniz, dönemezsiniz. Türkiye’deki Suriyeliler sığınmacı dahi değildir. Bu yüzden sığınmacıların haklarından da mahrumdurlar. Mülteci olmak için başvuru hakları olmadığından birçoğu kaçak yollarla Avrupa ülkelerine geçmeye çalışmaktadırlar.

Aylan Kurdi’yi bilirsiniz. O da onlardan biriydi ailesi ile birlikte. Sonucu da olmayacak.

aylan-kurdi

Biraz istatistik verecek olursam, 31 Ocak 2016 itibariyle Türkiye’de kayıtlı toplam 37.975 mülteci varken kayıtlı sığınmacı sayısı 215.977. Yani 215.977 kişi mülteci olmak için dosyalarının BM’de işlem görmesi ve kabul edilmesi sürecini beklemektedir.

Bu sığınmacı ve mültecilere Suriyeli sığınmacılar dahil değildir. Suriyelilerle ilgili ülkemizde farklı bir durum söz konusudur. Türkiye Hükümeti’nin tanıdığı geçici koruma hakkıyla Türkiye’de ikamet ettikleri için Suriyelilerin sayıları bu istatistiklerde yoktur. Yine BM Mülteciler Yüksek Komiserliği kaynaklarında bu statüye sahip olan kayıtlı insan sayısı 2.753.696 kişidir. Mısır, Lübnan, Irak ve Ürdün’de bulunan sığınmacı sayısı toplam 2,1 milyon kişidir. Lübnan’ın nüfusunu bilir misiniz? Yaklaşık 5 milyon insan yaşar Lübnan’da. Yalnız Lübnan’daki mülteci sayısı 1 milyonun üzerindedir. Yani her 6 kişiden 1’i mültecidir. Suriyeli mültecilerin nüfus olarak daha fazla olduğu köylerin sayısı da çok fazladır.

Mültecilik ciddi bir statüdür. Sığınmacı denince sığınma nedeni, ki bizim durumumuzda memleketlerindeki iç savaş, ortadan kalkınca geri dönecek kişi olarak algılanıyor. Sığınmacılık da bir statü. Bize sığınmış Suriyelilerin büyük bir kısmının bu iki durumu da yok. Geçici koruma hakkı denen bir statü tanımlanmış. Halbuki mülteci denince artık ülkesine dönmeyecek kişi demek oluyor. Ülkesindeki durum düzelse dahi geri dönme ihtimali yok denecek kadar az. Suriye’deki iç savaş bitse, bize sığınmış insanların kaçı geri döner? Yorum sizlerindir.

Bir hikaye anlatmak istiyorum. 2004 yılıydı. Köln’de Avrupa Gönüllü Hizmeti için bulunduğum sırada oradakilerle sohbet sırasında bir mülteci, iltica hikayesi duymuştum. 1990’larda Türkiye’den kaçan bir kişi siyasi iltica talebinde bulunmuş. Mahkemeye çıkarılmış ve talebi reddedilmiş. Talebinin reddedildiğini öğrenen mülteci ‘’Türkiye’ye geri dönmektense ölüm daha iyidir’’ diyerek kendisini adliye binasının penceresinden atarak intihar etmiş. Sonrası mı? Sonrasında Almanya Türkiye’deki durumun ciddiyetinin daha çok farkına varmış ve hemen hemen tüm iltica taleplerini kabul etmiş. Hatta bir espri vardı, Karadenizli biri dahi PKKlı olduğunu ‘’Ben Peçeçeliyum da, beni de alun’’ şeklinde iddia ederek başvurmuş ve kabul almış.

Mülteci olmak belki de dünyanın en zor şeylerinden biri. Çünkü yerinizi, yurdunuzu, evinizi, işinizi, hatta kimi zaman ailenizi dahi bırakıp kaçıyorsunuz. Aileniz bölünüyor. Kimisi bir ülkede diğerleri başka ülkede. Hayatınızı korumak, hayatta kalabilmek için kaçıyorsunuz. Can havliyle kaçıp, her şeyinizi bırakarak, bambaşka ve büyük olasılıkla diline dahi yabancı olduğunuz bir memlekete gidiyorsunuz. İlk aşama her ne kadar kültür olarak yakın olan komşu ülkeler olsa da sonrasında dilini, kültürünü, dinini, yaşam stilini bilmediğiniz bir yerde yaşamaya çalışıyorsunuz. Çünkü yeriniz yurdunuz elinizden alınmış. Size yaşam hakkı tanınmamış. Savaşmayı, silahı kabul etmiyor, ya da bilmiyorsunuz. Çare kaçmak oluyor öyle bir durumda.

Kimi eline silah alıp savaşmayı tercih ederken kimi de canını kurtarmaya çalışabiliyor.

Bir anne düşünün. Daha ufak bir bebeği var. Bankada çalışıyor. Bir sabah her zamanki gibi mini eteğini giymiş, makyajını yapmış, yüksek topuklu ayakkabısıyla yolda işyerine gidiyor. Bir anda karşısına tanklar çıkıyor. Haber vermeden. Öylesine. Bir anda. İlk an şokunu üstünden atmaya çalışırken bir anda da can havliyle kendini bir çöp konteynerının arkasına atıyor. Tank geçtikten sonra hemen ara sokaklardan geçerek evine ulaşmaya çalışıyor. Ulaşıyor da. Aldığı habere göre ülkesinde söz hakkı iddia eden komşu ülke kendi memleketini işgal etmek için saldırıya geçmiş. Birkaç gün sonra sadece çocukların gönderilmesine, şehirden çıkarılmasına izin veriliyor. Ve o kadın canından çok sevdiği çocuğunu bir otobüsün penceresinden içeriye vermeye çalışıyor. Kendisi gidemeyecek ya, en azından çocuğu kurtulsun istiyor. Bir daha görüp göremeyeceği meçhul çocuğunu. Yine de gönderiyor. Canını kurtarmak için çocuğunun. 3,5 sene sürüyor işgal ve o arada her yaştan, çoğunluğu erkek 12bini aşkın insan işgalde hayatını kaybediyor. Binlerce insan civar memleketlere kaçmaya çalışırken hayatını kaybediyor. Mülteci durumuna düşüyor.

Her insan savaşçı olarak doğmuyor. Herkes kendi payına düşeni yapıyor. Kimi eline silah alıp memleketini savunmaya çalışırken kimi de ailesini alıp onları korumak için savaştan uzaklaştırmaya çalışıyor.

Kimi zaman Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılarla ilgili duyuyorum çevremden, kimi zaman yakın arkadaşlarımdan dahi:

-Niye geliyorlar?

-Niye savaşmaktansa memleketlerini bırakıp geliyorlar?

-Hadi kadınlar, çocuklar geliyor, erkekler niye geliyor? Kalıp savaşsalar ya!

-Gelenler de zaten hep ürüyor, çocuk yapıyor.

Bu ve benzeri birçok yorumda bulunabiliyoruz. O insanların hikayeleri hakkında en ufak bir fikrimiz dahi olmadan hem de. Neler yaşamış olabileceklerini bilmekten, öğrenmekten o kadar uzağız ki. Suriyeli yakın bir arkadaşımın sözü vardı:

-Bir protestoda Türk bayrağının yere düştüğünü gördüm ve Yaşar hemen eğilip yerden kaldırdı bayrağı. Bu beni çok etkiledi. Çünkü bayram önemli idi ve protesto edenlerle çok zıt dahi düşünse bir kişi, bu bayrağa saygısının önüne geçmiyordu. Bayrak o insanları bir arada tutan birkaç olgudan biri idi. Benim için bayrağımın da hiçbir anlamı yok. Çünkü o bayrak benim bayrağım değil, Esad’ın bayrağı. Beni temsil etmiyor, Esad’ı ve onun rejimini temsil ediyor.

Düşünsenize, bir ülkeyi ülke yapan en temel olgulardan biri eksik. Dil, din, kültür bir şekilde var belki ama bayrak yok insanları birbirine bağlayabilecek.

Yalnız mülteci olup da çeşitli nedenlerle  bir ülkeye iltica edenlere verilen pasaportun bir özelliği var. Bu pasaportlar kişinin kendi ülkesi haricinde tüm dünyada geçerli pasaportlar. Farklı bir şekilde söylemek gerekirse bir kişi iltica başvurusunda bulunduğu zaman artık ülkesine hiçbir koşulda geri dönmeyeceğini taahhüt ediyor. O şekilde, o şartla başvuruyor. Bana çok ağır gelen bu durumu bir kere daha söylemeden geçemeyeceğim: İltica eden kişi hiçbir hal ve şartta ülkesine geri dönemiyor. Doğduğu, yaşadığı yerleri bir daha göremeyecek. Kendi anadilinin konuşulduğu ülkeye bir daha ayak basamayacak…

Sadece düşünmesi dahi yorucu bana göre.

Kaynakça:

http://data.unhcr.org/syrianrefugees/country.php?id=122

https://www.ted.com/talks/janine_di_giovanni_what_i_saw_in_the_war#t-4827

https://www.ted.com/talks/antonio_guterres_refugees_have_the_right_to_be_protected

http://www.unhcr.org/turkey/home.php?page=12

http://data.unhcr.org/syrianrefugees/regional.php

http://bianet.org/bianet/toplum/167434-multeci-gocmen-siginmaci-arasindaki-farklar

http://bianet.org/bianet/insan-haklari/2953-multeci-siginmaci-gocmen-nedir

https://tr.wikipedia.org/wiki/Alan_Kurdi

One thought on “Mülteci Nedir? Kimdir?”

  1. selahattin yaşar says:

    Kalemine , yüreğine sağlık yeğenim.
    Yazmaya devam…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.