Yurtdışında Yaşamak ve Alışkanlıklar

London River Lea

London River Lea

Türkiye’den herhangi bir nedenle yurtdışına yerleşmeye çalışanlara dair farklı mecralarda farklı yorumlara çok denk geliyorum. Büyük kısmındaki temel talep aynı: Türkiye’deki şartlardan, koşullardan şikayet etmesine rağmen gittiği yerde de aynı şartları, koşulları bulma çabası ve olmayınca da hayal kırıklığına uğrama ve pişmanlık.

Gelin başa dönelim. Yurtdışına yaşamaya gidenler neden gider?

Bunun çok çeşitli nedenleri var. En temel nedeni ise ‘daha iyi koşullarda yaşama, daha fazla kazanma çabası’ dersem büyük bir kesimin itiraz edeceğini sanmam. Bu dediğim zorunlu (burası çok değişken olabiliyor) koşullarda yurtdışına çıkmayı kapsamıyor. Biraz isteyerek, biraz da taleple gidiyoruz yurtdışına. Hemen her milletin çabası ve nedeni aynı.

Peki oralarda ne yapıyoruz?

Türkiye’de yaptığımızın aynısını (büyük ölçüde, herkes değil).

Ve farklı sonuçlar bekliyoruz.

Mesela geçenlerde Kanada’da yaşayan Türklerin olduğu bir Facebook grubunda gördüm. Biri trafik cezası yemiş ve itiraz etmek istiyor. Nasıl yapabileceğini soruyor grup üyelerine. Bir diğeri de Türkiye’den Kanada’ya gidip de trafik cezası yemeyenin olmadığını söylüyor. Çünkü Kanada’da trafik kuralları bizimkinden biraz daha katı ve insanımız da kuralları pek seven tipte insan olmadığından bu kuralları hep çiğniyor. Ondan sonra da ceza yemesi tabii ki kaçınılmaz. Hız limiti 50km/saat. %10 aşım izni verilmiş. Yani azami 55km/saat hızda gidebilirsiniz. Bizimki 56km/saat hızda ceza yediğinden şikayet etmiş. ‘1km/saat yüzünden ceza olur mu?’ diye soruyor. Aslında aşımı 6km/saat, 1km/saat değil. Ama bunun farkında değil. Belki farkında ama işine gelmediği için kabul etmiyor.

London Taxi

Bir başkası, anladığım kadarıyla maddi durumu nispeten iyi biri, balık yemiş bir restoranda (restoranda balık yediğinden/yemek istediğinden dolayı maddi durumunun iyi olduğunu tabii ki düşünmüyorum, başka detaylar vardı) ve beğenmemiş. İzmir’deki yediği balığın tadını İngiltere’de bulmak istiyor. Ve bunun İngiltere’nin neresinde olduğunu öğrenmek istiyor. Bazıları bana garip gelen cevaplar yazdı birçok insan. Benim cevabım oraya yazmasam da belli:

– İzmir’deki balık İzmir’de olur. Yemek istiyorsanız gidip orada yiyip gelebilirsiniz.

İzmir’deki balığı İngiltere’de yemek isteyince, yine mümkün tabii ki. Monte Kristo Kontu‘nu okuyanlar bilir. Romanda kont kendisine ihanet edenleri bir yemekte bir araya getirir. Hiçkimse farkında değildir bunun, kendi dışında. Balık getirtmiştir yurtdışından. Bir balık İtalya’dan, bir diğeri Rusya’dan, sonucusu ise İngiltere’den gelmiştir. Ancak bir tür kavanoz içinde, canlı halde. Maksat yolda ölmesinler. Eğer isteniyorsa, bu söylediğim gayet uygulanabilir bir yöntem. Tabii ki maliyetini ve bir yemek için çevreye verilen zararı, salınan karbonu da göz önünde bulundurarak.

Konu daha fazla dağılmadan toparlayayım. Burada benim anladığım bir nevi memleket özlemi gibi görünse de daha çok şımarıklık gibi. Böyle düşünmemin nedenlerinden biri de İngiltere’nin bir ada ülkesi olduğu, hemen her yerinde balıkçılığın olduğu, asıl sorunun ise balığın tadı değil, alıştığı tatta olmaması. Bu talepler aslında kanserin bu kadar yaygınlaşmasının en büyük nedenlerinden biri ama bu farklı bir yazı konusu tabii ki.

Bir de bugün bir gruptaki paylaşımlardan birinden bahsedeyim. Birçok emek ve para sarfedip İngiltere’ye gelmiş ya da gelmek isteyenler. Burada kendi şirketini kuracak insanlar. Muhasebeciye, devlete vermeleri gereken vergiye, gelmek için hazırlaması gereken iş planını başkasına hazırlatıp ona vereceği paraya ‘havaya giden para’ gözüyle bakıyor bazıları.

Türkiye’de ‘devletin malı deniz, yemeyen keriz’ diye bir anlayış var, bilirsiniz. Aynı mantıkla İngiltere’ye de gelmek istiyor bu kişi. Belki tutturacak İngiltere’de. Çok para da kazanacak. Sonra ev almak isteyecek. O zaman da gelirini düşük gösterdiği için bankalar kredi vermek istemeyecek. Ve yine benzeri platformlarda bu durumu şikayet edecek muhtemelen.

Aklıma gelmişken, İngiltere’ye gelmiş ve biraz maddi sıkıntıları olan insanlar kimi zaman kısa zamanlı olarak çeşitli işyerlerinde çalışabiliyor. Bu insanların en büyük amacı patronun Türkiye’den olmaması. Çünkü patronlar yabancı olunca haklarını alabiliyorlar ama kendi memleketinin insanı olunca o kişilerin zor durumlarından yararlanıp o kişileri daha ucuza çalıştırmak istiyor. Durumun acılığının farkında mısınız?

Halbuki bu insanların yurtdışına gelme amacı daha iyi yaşamdı, değil mi? Daha iyi yaşam demek, dahha fazla kural demek aynı zamanda. Türkiye’de yasalar var, kurallar da var. Ama uygulayıcılar yok. Otobüs şöförü maske takmasını söylediği kişi tarafından darp edilerek öldürülüyor mesela. Ülke ayağa kalkıp itiraz etmiyor bu duruma. Edenlerin de sesi fazla çıkmıyor, çıkarılmıyor.

Sonuca gelecek olursak, hayatın bir al-ver dengesi olduğunu unutmamak gerekiyor. Bazı şeyleri istiyorsak bazı başka şeylerden de fedakarlık etmemiz gerekiyor. Hep bana hep bana olmuyor anlayacağınız. Olsun derseniz de yine cezasını çekiyorsunuz, öyle ya da böyle.

Kavafis’in ‘Şehir’ adlı şiiri aklıma geliyor. Ezginin Günlüğü şarkısını da yaptı. Buyrun bir şarkı/şiir ile bitirelim:

 

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: