Duygularımız ve İnsanlığımız, Bir de Mantık

İnsan dediğimiz duygulardan oluşur.

Halbuki bunları söylerken günümüzden yaklaşık 2300 yıl kadar önce yaşamış bir filozofu da boş geçemeyiz. Aritsoteles, yani kısaca Aristo’dan bahsediyorum. Kendisi çok muhterem bir şahıs. Adamın canı o kadar sıkılmış ki  iç içe geçmiş onlarca bilimi ayırmaya yetecek kadar zamanı varmış. 60 sene kadar yaşadığı zamana bir sürü kitap sığdırmış. Bunlardan biri de Mantık. Adam bakmış bilimler çok karışık, hepsi bibirinin alanına giriyor sürekli olarak. Böyle olmaz demiş. Durdurmuş bu düzeni. Yerine yeni bir düzen getirmiş. Bilimleri ayırmış. Mantık demiş birine bu bilimlerin. Psikologlar da insanıın mantıklı mı mantıksız mı olduğu üzerine o zamandan bu yana düşünmeye, fikir yürütmeye çalışmışlar.

Hani derler ya, bir deli bir kuyuya bir taş atmış, 40 akıllı çıkaramamış. Halbuki o 40 akıllının yanlış yaptığını söyleyen yok nedense. Çünkü delinin attığı taşı çıkarmaya çalışmak delilikten farklı olabilir mi sizce?

Bir daha düşünelim. Bir deli bri kuyuya taş atıyor. 40 akıllı çıkarmaya çalışıyor.

Biz de o arada fark etmeden kalp kırıyoruz.

Sonra da o kalpleri tamir etmeye çalışıyoruz.

Aynen kırık bir camı tamir etmeye çalışmak gibi. O camı eritip yeniden eski haline getirmeye çalışsak da mümkün olabilir mi sizce? Kırık bir cam eski haline gelebilirmi?

Cevabı sizlere bırakıp devam ediyorum. 40 akıllının çıkaramadığı taş konusuna. Biz hep aslında 40 akıllının çıkaramadığı taşa takılıyoruz ya, aslında doğru yaklaşım bu değil:

Taşı kuyuya atan kim?

  • Deli

Peki o zaman niye çıkarmaya çalışıyoruz ?

-?????

Asıl soru bu bence.
Deli ise kuyuya taşı atan, bırakmak lazım taş yerinde kalsın. Aklı yerinde, mantığı olan bir insan değil ki taşı atan.

Gerçek hayatta da böyle değil mi olgular?

Büyük oranda aptallarla, kafası gerçek anlamda çalışmayanlarla tartışmıyor muyuz?

Aklı başında, beyni doğru düzgün çalışan bir insan deli bir insanın dediğine takılmalı mı?

Bir gün arabayla Bakırköy yol ayrımında en sağ şeritte ilerliyorum. Solumdan biri sıkıştırıyor. Önüme geçmek için. Ben o sırada en az 15-20 dakikadır bekliyorum. Vermek istemiyorum yolumu, hakkımı. Hem kendi hakkım yedirmek istemiyorum. Hem de arkamdakilerin hakkını. Aslında yaptığım hak yedirmekten ziyade sidik yarışı. En basit ifadesiyle.

Biraz ben zorladım. Biraz yandaki sıkıştıran araç. Adam o kadar yolun kendi hakkı olduğunu düşünüyor ki, müthiş agresif önüme doğru kırıyor direksiyonu. Ben yol vermeyince, ki  dediğim gibi haklıyım sonuna kadar, kendime göre. Eleman son bir hamle yapıp önüme kırdı direksiyonu ve arabadan indi. Müthiş sinirli ve agresif. Yolun sadece sağ şeridinin değil tüm şeritlerinin kendisine ait olduğunu düşünüyor. Belinde bir şişkinlik gördüm. Ne arabadan indim ne de herhangi bir hareket yapmaya yeltendim. Birkaç saniye geçmeden sol taraf kapısı açıldı ve oradaki yolcu indi. Şöförü sakinleştirmeye çalıştı. Sonra adam sakinleşti biraz ve arabasına geçti. O arada çok önemli bir detayı fark ettim. Bu adam beni o anda, orada vurup öldürebilirdi. Benzer haberler görmüştüm geçmişte. Bir insan hayatının değeri o kadarcıktı.

Sen mi önce geçersin ben mi?

Ki bu dediğim olayın geçtiği ülke Türkiye. Yani misafirperverliğiyle ünlenen, kendisinin dünyanın en misafirperver ülkesi sayan ülkede yaşanıyor bu dediğim olgu.

Misafir misafirliğie gittiği evin sahibini öldürecek neredeyse yani. Ve bunun adına da misafirperverlik deniyor.

Bunda akla, mantığa uyan, mantıklı en ufak bir nokta bulabiliyor musunuz?

Ben bulamadım. O  nedenle de zaten memleketi, sevdiklerimi, arkadaşlarımı, bütün (neredeyse) çevremi bırakıp gledim Londra’ya. Tek ve çok gerçekçi bir nedenim vardı çünkü. Bir gün yolun kenarında vurulup ölmek istemiyordum. Benzeri başka bir zaman daha başıma geldi. Adam önüme kırıyor. Kesinlikle hakkı yok. Arabada onca insan varken gelip penceremi yumruklayıp sonra rahatladı ve gaza basıp gitti. Düşünsenize. İnsan hayatı, bütün hayatınız tek bir anlık gafletinize bağlı. Aslında gaflet değil, hakkınızı savunmanız.
Geçende bir videoda gördüm. Adam ambulansın önüne krımış ve sonrasında ambulans şöförünü darp etmişti.’Ben POLİSİM’ diye bağırıyordu. Polis dediğimiz aslında vatandaşın hayatını korumakla mükellef olan yaratıklar değil mi?
Ama o adamın ‘BEN POLİSİM’ derkenki havası sanki ‘BÜTÜN DÜNYA BENİM, GİDİN KENDİ DÜNYANIZA’ der gibi bir durumdaydı. Adam dünyanın hakimi. Dünyanın hakimi ile mi tartışacaksın?

Cevabın ‘evet’ ise, kuyuya taş atan deliden farkın olur mu?

Neden Türkiye’yi, İstnbul’u bırakıp gittiğimi merak edenler var. İşte cevap burada. Delilerle muhattap olmak istemiyorum. Sarhoşlarla bir şekilde anlaşırım ama delilerle anlaşmak için kafa düzeyim yeterli değil. Senelerce çalışmam lazım ve bunu yapmayı istemiyorum.

Sonuca geleyim. Baştaki konuyla aynı aslında. Aristo bundan 2300 sene önce ayrı bir bilim olarak bulmuş olsa da Mantık’ı, günümüz Türkiye’sine uyan bir bilim değil. Herhangi biri gelip kafanıza sıkar ve gider. Ne polis farkına varır ve bulur, ne de başkası. Ha, kafanıza sıkan bir polis de olabilir. Çünkü adaletin olmadığı bir memlekette herşey mümkün.Kafanıza kimin sıkacağını bilemezsiniz. Ailem, sevdiklerim hep orada. Yalnız bir yerden sonra sanrım insanın kendisini tanıması ve ne yapabileceği ile ne yapamayacağnın ayrımına iyi varması gerekiyor. Kolay değil ama durum bu. Ben 1 delinin attığı taşla uğraşmak istemedikten sonra 83 milyona yakın deliyle hiç uğraşmak istemiyorum.

Nedenini de söyleyeyim: Çok basit. Hayat delilerle uğraşmaya yetecek kadar uzun değil.

Hayat sonsuz gibi düşünüyoruz ama öyle değil.

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: