Monte Kristo Kontu – Roman

Alexandre Dumas. Kaynak: Wikipedia
Alexandre Dumas. Kaynak: Wikipedia

Ezel dizisini izleyen var mı?

Çok fazla olduğunu tahmin ediyorum. Hatta dizinin tamamını izleyenler de vardır. Hep söylenirdi, Monte Kristo Kontu’ndan kopya çekmişler diye. Ben diziyi çok az izledim ama genel hikayesini biliyordum. Kitabı ise okumamıştım. Şimdiye kadar. Bitti sonunda. Sonunda diyorum ama aslında bitmesin istiyordum bir yandan da.

Kitabı okuyacaklara bir ufak bilgi: Ezel dizisindeki Ezel romandaki Monte Kristo Kontu’nun ta kendisi. Yani Edmond Dantes, diğer adıyla. Dizide daha çok intikam alan yanını anlatmışlardı ama bir sürü de entrika vardı. Roman çok daha farklı ve zeka dolu bir hikayeye sahip. Bu kısa karşılaştırmadan sonra devam edelim anlatacaklarıma.

Birkaç gün önce %30’luk kısmı (sesli kitap olduğundan sayfa yerine yüzde söylüyorum) kalmıştı ve heyecanın zirveye çıktığı yer de, bilenler bilir, bu tarz romanlarda sonlara bırakılır. Yüksek heyecan ve aktivite olunca da birkaç gündür sonunu öğrenmek için ciddi çaba gösterdim. Sürekli dinledim. Ve bitirdim romanı. Toplamda 52 saati aşan uzunlukta bir kitap. Zaten normal romanı elinize aldığınızda da öyle çabuk bitmeyeceğini rahatlıkla görebilirsiniz. Tam metin, İş Bankası Kültür Yayınları’nda 1552 sayfa toplamda. Ben İngilizce sesli kitap versiyonunu okudum. Daha doğrusu dinledim. Biraz sürdü bitmesi ama gerçekten de değdi.

Alexandre Dumas. Kaynak: Wikipedia

Alexandre Dumas. Kaynak: Wikipedia

Bu roman gerçek bir hikayeden esinlenmiş. Hayata dair çok fazla detay, bilgi, yorum barındırıyor içinde. Onuru-onursuzluğu, etik değerleri ve bencilliği, kişisel çıkarları ve bensizliği (selflessness), bu olguların arasındaki geçişlerin roman kahramanları üzerinden nasıl aktarılabildiğini bir nevi yaşayarak görüyorsunuz, romanı okuduğunuz sırada.

Kitaba dönecek olursak benim ilk 10 romanım arasına yerleşti bile. Sırala derseniz sıralayamam ama en beğendiğim romanlar arasında olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim bu romanın. Hikaye 19 yaşındaki bir denizci olan Edmond Dantes’in hayatını, yaşadıklarını anlatıyor. Detaylara girersem roman hakkında biraz fazla ipucu verebileceğimden korkuyorum bu satırları yazarken. Yalnız romanla ilgili bazı detaylar vermeden de olmaz. Önyazılar ve özetlerde de zaten aslında benzer detaylar olduğundan içim rahat yazabiliyorum. Kitabı okuduktan sonra devam edin yazıya diyeceğim ama o zamana kadar yazıyı unutmuş olursunuz kuvvetle muhtemel. O nedenle devam edip etmemeyi size bırakıyorum. Odaklanıp okursanız 10 günde, hatta bir haftada dahi bitirebilirsiniz bence.

Edmond Dantès. Kaynak: Wikipedia

Edmond Dantès. Kaynak: Wikipedia

Devam edelim. Romanın en çok dikkat çeken yanlarından biri de içindeki kurgunun detay zenginliği ve ilişkiler ağının karmaşıklığı. Arada doğal olmayan, kurgu olduğunu, planlı gerçekleştiğini düşündürecek pek ayrıntı bulmak mümkün değil. Başlangıçtan sonraki kısım zaten hapisteyken kendisini müthiş derecede geliştiren, birkaç dil öğrenen, kültürel açıdan zenginleşen ve oldukça eğitimli biri haline gelen Edmond Dantes’in planları aslında. Bir satranç tahtasındaki hamleler misali sürekli birkaç sonra atacağı adımları hesaplayan, ona göre altyapı oluşturan Edmond insanın neler yapabileceğini, nelere gücünün yetebileceğini göstermesi açısından da önemli bir karakter. Gelelim romanın detaylarına inmeye.

Romandaki karakterlerin birbirleriyle etkileşimleri ve ilişkileri. Kaynak: Wikipedia

Romandaki karakterlerin birbirleriyle etkileşimleri ve ilişkileri. Kaynak: Wikipedia

Edmond Dantes gemide birkaç ay süren yolculuğundan sonra evine dönüp babasını görmek ve ardından da sevdiği kadın, aslen Katalan olan Mercedes ile evlenmeyi dört gözle bekleyen bir gençtir. Gemi kaptanı da hayatını kaybedince daha 19 yaşında kaptanlığa yükselme imkanı önünde belirir. Tabii bazı insanların kıskançlıkları, mesleki hırsları ve sevdaları yüzünden hayatı bambaşka bir yola döner Edmond Dantes’in. Eğitimin, yabancı dilleri öğrenmenin, bu dilleri konuşurken kullanılan aksanların ne kadar önemli olduğunu daha 1800lü yılların başında geçen bu romanda dahi görüyoruz. Birkaç defa romanda Türkiye ve Konstantinopolis adı da geçtiği için ayrıca heyecanlandım okuduğum sırada.

Zaafların, bencilliklerin, hırsın ve aşkın insanlara neler yaptırabileceğini roman kahramanlarının arasındaki yaşananlardan sık sık anlıyoruz. Tüm hikaye de bunun üzerine kurulu bir nevi. Edmond Dantes aslında kendi halinde, kimseyle uğraşmayan, iyi yürekli bir gençtir. Hatta kendisine zararı dokunabileceğini bilmesine rağmen iyi kalmaya devam eder. Bu nedenle de arkasından çevrilen dolapları, tuzakları bir türlü göremez, fark edemez. Ne olup bittiğini anlayamadan, sevdiği kadın Mercedes ile resmi olarak evlenemeden hemen önce, hapse atılır. Sonrasında da 14 sene süren bir zindan hayatı. Orada farklı diller öğrenir. Ve başından geçenleri anlattığında, orada tanıştığı yan hücredeki arkadaşı sayesinde gerçekten neler olduğunu anlar. Defalarca ölmek istemesine ve bu yolda çabalamasına rağmen sonunda öç almak için hayatta kalmaya karar verir.

Tabii bu süreçte arkasından neler yaşandığını sonradan öğrenecektir. Kendisine güveni hiç kaybetmeyen patronu Morell’i asla unutmaz ve vefa borcunu da öder. Tüm yaşadıklarının sorumlularından tek tek intikamını almak hayatının tek gayesi haline gelmiştir Edmond Dantes için.

Monte Kristo Kontu eski basımlardan birinin kapağı. Kaynak: Wikipedia

Romanın sonu da kendisi kadar hüzün dolu ve ilginç. Çok etkiledi beni. Bir de aşkın, gerçek aşkın, aslında bir nevi ölümsüz olduğunu. Aradan seneler de geçse yeniden o hislerin bize yapmayacağımız şeyler yaptırabileceğini görüyoruz. Dedim ya, roman yazarları, özellikle Dostoyevski gibi yazarların en büyük özelliği yaşadığımız ama pek de farkında olmadığımız duygu ve düşüncelerimizi bize müthiş doğal, sanki herkes farkındaymış gibi vermesi. Bu romanda da benzer durumları farklı yerlerde görebiliyoruz.

Romanın birçok yerinde dinden, ağırlıklı olarak kaderden bahsediliyor. Dini referans gibi görülse de aslında bunlar birçoğumuzun düşünceleri, hayata bakış açısını ifade ettiği için normal geldi bana. Sonrasında ise “eden bulur” sözünün vücut bulmuş hali işte diyorsunuz. Ya da karmanın gerçek olduğunu.

Monte Kristo Kontu’nda en beğendiğim yerlerden biri ise mutluluk ve acıyla ilgili yazarım yorumları oldu. Her acı çeken kendisinin dünyadaki en bahtsız kişi olduğunu düşünür ya, aslında durumun çok da öyle olmadığını anlatıyor roman. Burada da aklıma rahmetli Sakıp Sabancı ile yapılan bir röportaj aklıma geliyor. Sormuşlar rahmetliye mutlu olup olmadığını. Sakıp Bey:

– Çok zenginim. Ama mutlu değilim.

-Neden?

-Bu kadar servetim olmasına rağmen oğlum rahatsızlığından dolayı sadece patates yiyebiliyor. Ona dünyadaki her türlü yiyeceği alabilecek param olmasına rağmen alamıyorum. Nasıl mutlu olabilirim ki oğluma bu imkanı veremedikten sonra?

Bizler bunu çok yaşıyoruz. Kendi acılarımızı en büyük acı sanıyoruz. Bu durum da başkalarının acılarını görme, onlarla empati kurma şansımızı ciddi zayıflatıyor. Halbuki onları dinlesek, belki kendi durumumuzdan mutlu dahi olabileceğiz. Kim bilir?

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: